Küçük Buğday Tanesinin Öyküsü

Küçük Buğday Tanesinin Öyküsü

       Ben küçük bir buğday tanesiyim. Ekim’in başlarında iken uçsuz bucaksız bir kara toprağa arkadaşlarımla beraber ekildim. Akşamları sessiz ve soğuk olduğundan tüm buğdaylar birbirimize sarılır, yaşadığımız olayları anlatırız. Biz arkadaşlarımla daha küçük olduğumuzdan olgunlaşmış ve hasat edilmesi gereken buğdaylardan kendi arkadaşlıklarını,  arkadaşlarının da hep insanlar tarafından bilinmeyen diyarlara götürüldüklerini dinleriz.                                                                                     

       Bu insanların bizim gibi buğdayları nereye götürdüklerini ve bize hep ne yapacaklarını inanılmaz merak ediyorum. Bu nedenle bir an önce olgunlaşmayı ümit ediyorum. Aslında insanlara bir borç olarak da görüyorum bunu. Beni buraya dikip, sulayıp, olgunlaşmamı sağlamak her yiğidin harcı değildir. Hele benim gibi milyonlarca buğday varken. Bu nedenle yapacakları şey ne olursa olsun hazır hissediyorum. Ben bunları düşünürken havada bir sürü anı uçuştu gitti. Arkadaşlarımla olmak hem eğlenceli hem de  güvenli. Çünkü onlarla beraber sulandım, gübrelendim, güneşlendim ve dikildim. Onlar benim ailem. Bu yüzden olgunlaştığımızda da beraber olmalıydık. Böylece aradan günler, aylar ve mevsimler geçti. Artık bizde olgunlaşmış birer buğday tanesiydik ve bugün bizi insanlar almaya geleceklerdi. Kalbim kalbime sığmıyordu. Resmen bir ağaç misali köklerimi yerden kurtarıp büyük bir gürültüyle devrilecektim şu kara toprağa. Ama bunu istemiyordum ve uzun, toprağa benzemeyen, insanların yaptığı betondan yola başımı çevirdim. İnsanlar ne yüce! Her şeyi onlar yapar, onlar kullanır. Biz ise onların kullandığı minicik bir aracız. Ne küçük düşürücü fakat hayat böyle. Biri kullanır biri kullanılır. Ben bir düşünceden farklı bir düşünceye kapı açarken bizi bir çiftçi çuvallara koyup, kamyona bindirdi. Etrafımız inanılmaz karanlıktı ve hepimiz korkudan tir tir titriyorduk. Hepimiz bu durumdan mutsuzduk fakat içimizdeki heyecan ve birbirimizin yine de yanımızda olma güvencesi bizi yatıştırıyordu. Yolda giderken korkunç bir darbe aldık ve torbanın ağızı açıldı. Hepimiz geldiğimizi düşünmüştük fakat öyle olmadığını daha sonra anlayacaktık. Torbanın ağızının açılmasıyla birlikte birçok buğday,  çığlık atarak dışarı fırladı. Yardım edemedik, inanılmaz korktuk ve birbirimize demir atomları gibi iyice yanaştık. Artık korkudan hiç kimse konuşmuyordu. Ben de bu korkudan kurtulmak için kendimi toparladım ve gözlerimi kapattım. Gözlerimi açtığımda çoktan bir fabrikaya gelmiş ve un haline getirilmiştik. Bir bölümümüz un haliyle paketlendi, bir bölümümüzden kek, pasta, yufka ve ekmek gibi birçok yiyecek yapıldı. Ben ekmek olanlardanım. Yaşadığım birçok olaydan sonra artık hiçbir şey önemli gelmiyor; korku, acı bile hissetmiyorum. Sadece arkadaşlarımla oluşum ve farklı insanlarla tanışıp, onlara faydalı olmak istiyorum. Bizi paketlediler ve yine kamyon ile güzel bir fırına götürdüler.         

      Fırında yerimi aldım ve gelir gelmez bir kız çocuğu tarafından satın alındım.  Artık hayatımdaki tek umut bu çocuğa faydalı olmak. Çünkü bundan sonra beraber dikilip, büyüyüp, işlenip, buraya getirildiğim arkadaşlarımla(ailemle) ayrıldım ve tek başıma kaldım. İnsanoğlunun elleri tarafından özenle büyütülen bir küçük buğday tanesiyken insanoğlunun ellerinde işlenen bir  ekmek olarak yine insanoğlunun ellerine düşmek garibime gitse de ,bunun şu koskocaman dünyada bir nokta bile olamayacak büyüklükteki ben,küçük bir buğday tanesinin görevi. Bu nedenle bundan motive alarak küçük kızın ellerinde sonsuz(!), yeni bir dünyaya adım atıyorum.